PROF.DR. BEDİA AKARSU Cumhuriyet’in İlk Kadın Felsefecilerinden

15 Eylül 2020 | Haberler

Prof. Dr. Bedia Akarsu, Atatürk’e ilişkin özgün yorumları olan ülkemizin en önemli, ilk kadın felsefecilerinden biriydi. Akademisyendi. Yazardı. 25 Şubat 2016, Perşembe günü 95 yaşında, 2008 yılından beri yaşadığı Darüşşafaka kurumuna bağlı hastanede yaşama veda etti. 27 Ocak 1921’de doğmuştu.


Bedia Akarsu’nun yoğun emeklerinin ürünü olan Felsefe Terimleri Sözlüğü, felsefeyle ilgilenenlerin kitaplıklarının başköşesinde yer alıyor. İlk baskısı Türk Dil Kurumu tarafından, 1975’te yapılan, sözlüğün, 2007’de 10. Baskı yeni bir Önsöz’le çıkıyor. Sözlükteki terimlerin Türkçe karşılıklarının bulunması zor olmaz, çünkü felsefe hocalarının 25 yıllık emekleriyle; ders ve seminerlerde kullanılan terim ve kavramların büyük çoğunluğu öneri olmaktan çıkmış yerleşik sözcüklerdir. Fakat sözlüğün yazılması, terim ve kavramların tanımı, açıklanması tümüyle Akarsu’ya aittir. O, sözlüğü haftanın beş günü, günde dört saat çalışarak dört yılda hazırlıyor. Bu süreçte çok çalışmaktan üç kez hastalanıyor, çünkü ders vb. diğer işlerini de eksiksiz sürdürüyor.


Bedia Akarsu, emekli oluncaya kadar, İstanbul Üniversite Edebiyat Fakültesi’nin Felsefe Bölümünde öğretim üyesi ve son yıllarda da Bölüm Başkanı olarak görev yaptı. Özellikle ahlak felsefesi, kültür felsefesi, dil ve tarih felsefesi üzerine çalıştı, dersler verdi, kitap ve makaleler yazdı. Akarsu’nun Çukurova ve Mersin üniversitelerinin felsefe bölümlerinin kuruluşuna yaptığı katkı saygıyla anılıyor.


Bedia Akarsu’nun ailesinde birçok sanatçı var. İlk Türk kadın şairi, Fitnat Hanım büyük annelerinden biridir; mühendis olan büyükbaba aynı zamanda ressamdır; ablası Mediha Akarsu seramik sanatçısıdır.


Bedia Akarsu ile 23 Ağustos 2007 günü, İstanbul, Topağacı’ndaki evinde görüşmüştüm. Çok sıcak bir gündü, klimanın soğuğunu açık balkon kapısıyla dengeleyerek uzun uzun söyleştik, Bedia Hanım’ın belleğinin gücünü, kıskandığımı itiraf etmeliyim. Dikkatimi çeken diğer özelliği karamsar olmamasıydı. Umutluydu. Sanırım bu umut, onun Atatürkçü düşünce yapısına sahip bir felsefeci olmasından besleniyor. “Ben bizim devrimlerin kök saldığına kolay kolay yıkılamayacağına inanıyorum” dedi ve ekledi:


İlerleme Dümdüz Gitmiyor Bu Kesin


“Dünyanın hiçbir yerinde devrim belli bir ilerlemeden sonra engellenemiyor. Ortaçağda bin yıl durdurulmuş ama belli bir ilerleme dünyada daima var. İlerleme dümdüz gitmiyor bu kesin. Ama aydınlanma başlayınca kesintiler olsa da durmaz ilerler.


“Aydınlanma Avrupa’da 15. yüzyılda başladı diyoruz ama 14. yüzyılda bile aydınlanma hareketleri var. Dört yüz yılda yerine oturabilmiş. Onların dört yüz yılda yaptığını biz yirmi beş yılda yaptık. Canımız sıkılıyor ama bu karşıdevrim çok doğal, nerede görülmüş bir karşıdevrim olmadan devrimin sonuna kadar yürüdüğü…”


Atatürk, Bir Tarih-Kültür Birikiminin Ürünüdür


Bedia Akarsu’nun Atatürk’e ilişkin değerlendirmeleri çok sağlam temellere dayanıyor. Onu kutsallaştırarak örnek olma özelliğine zarar vermiyor. Özel de olsa çok değerli de olsa bizden biridir. Milletimizin bir evladıdır. Onunla övünürken ulusumuzla da övünebiliriz.
“Osmanlı, 16. yüzyıla kadar, özellikle örgütlenme bakımdan mükemmel bir imparatorluk. Türklerin önemli bir tarihleri var. Böyle bir birikimi olmayan bir toplumda birdenbire bir dâhi çıkamazdı. Atatürk, koskoca bir imparatorluktan süzülüp gelen bu tarih-kültür birikiminin ürünüdür. Bu halk, bu tarih olmadan Atatürk de olamazdı. Osmanlı’nın çöküşü 16. yüzyılda Avrupa’da gelişen bilime ve sanata ayak uyduramayışındandı.”


Akarsu, Atatürk’ün bir önder, bir kahraman olduğu kadar filozof da olduğunu vurguluyor: “O, yalnız kendi ulusunu değil, bütün ulusları, bütün insanlığı düşünüyordu. Yeni bir dünya düzeni içinde her ulusun eşit hakla ve özgür olarak yer almasını savunuyor, ‘Yurtta barış, dünyada barış’ ilkesi ile kendi ülkesinin dünyaya örnek olacağına, tuttuğu yolun dünyanın acılarını dindirecek yol olduğuna inanıyordu. Yine Atatürk: ‘Bencillik kişisel olsun, ulusal olsun her zaman kötü görülmelidir’ diyerek ulusal bencilliklerin de kişisel bencillik kadar, kötü görülmesinin gereğine işaret etmişti. Ahlaksal davranışlar kişiler arasında olduğu gibi, uluslararasında da aranır olmadıkça, adaletsizlik sürüp gidecek, barış da sağlanamayacaktır.”


Olağanüstü Denebilecek Bir Öğretim Kadrosu


1939 yılında başladığı İstanbul Üniversite Edebiyat Fakültesi’ni 1943 yılında bitiren Akarsu, felsefe öğrencileri için unutulmaz olarak nitelediği fakültenin “altın yıllarını” şöyle anlatıyor: “Olağanüstü denebilecek bir öğretim kadrosu vardı. Prof. Dr. Ernst von Aster, Prof. Dr. Peters gibi Alman hocaların yanı sıra, Avrupa’dan yeni gelmiş genç Türk doçentleri: Takiyettin Mengüşoğlu, Macit Gökberk, Mazhar Şevket İpşiroğlu, Vehbi Eralp… Verdikleri dersler ve özellikle yaptıkları seminerler, öğrencilerle öğretim üyelerini birbirine bağlıyordu.

Lisedeyken tarih derslerini sevmezdim; tarihin ne kadar önemli olduğunu Macit Gökberk’in tarih felsefesi derslerinde öğrendim. von Aster felsefe konularını çok rahat anlatırdı. Hegel kolay anlaşılmaz; hatta 35 yaşına gelmeden anlaşılmaz derlerdi; von Aster anlatınca rahatça anladık. Tabii bunda Macit Bey’in yaptığı çevirinin de rolü büyüktü. Macit Gökberk’le, İstanbul’un çevresinde 20–30 kilometrelik uzun yürüyüşler yapardık. İlk ve son baharda pazar günleri yapılan bu yürüyüşlerde ve dinlenme molalarında felsefe, edebiyat konuşulurdu. Özellikle Nermi Uygur devamlı olarak bir felsefe problemi ortaya atardı.


Atatürk, Milyoner Yaratmayı Zül Addediyor


Akarsu, geçmişe baktığında gelişmeleri şöyle değerlendiriyor: “Aslında devrim karşıtlığı Atatürk’ün ölümünden, hemen sonra başladı. Adım adım bugüne gelindi. Devrimin ilk on yılında neler yapıldığı, Onuncu yıl marşında ne güzel dile getirilir.


“Onuncu yıl marşı, Faruk Nafiz Çamlıbel ile Behçet Kemal Çağlar’a ısmarlanmış. Marşı Atatürk’e, Behçet Kemal götürmüş; ‘On yılda on beş milyon genç yarattık’ mısraındaki ‘genç’ yerine ilk halde ‘er’ kelimesi varmış. Atatürk, ‘bu hızlı bir okumada milyoner anlaşılır’ diye itiraz etmiş ve ‘er’ sözü, ‘genç’le değiştirilmiş. Bir de Demokrat Parti’nin ‘her mahallede bir milyoner yaratmak’ idealini hatırlayın iki anlayış arasındaki farkı görün. Atatürk, milyoner yaratmayı zül addediyor, o ülkesini bütünsel olarak kalkındırmayı, vatandaşı hem eğitimsizlikten hem de yoksulluktan kurtarmayı hedefliyor. Onun kafasında ve yüreğinde bilim, kültür ve sanatta dünyanın en önde gelen uluslarından biri olma ideali var. Biz ancak aydınlanma ile bütünsel olarak gelişebiliriz. Para, her zaman değerli çünkü onsuz iş yapamıyorsunuz ama ne yazık şimdi tek değer oldu.”


Atatürk Devrimini Halk Benimsedi


Bedia Akarsu, gerçeği olduğu gibi saptamaya ve tahlil etmeye özen gösteriyordu. “Biz ikili gelişiyoruz, tek yanlı değil. Hatta şaşılacak şey çok geliştik. Sanatı, edebiyatı, resmi, müziği alalım: Benim gençliğimde, Atatürk döneminde Ankara’da Devlet Senfoni Orkestrası kuruldu; İstanbul’da ise ancak 40’lı yıllarda senfoni orkestrası kurulabildi. Şimdi Türkiye’nin her yerinde orkestralar var. İstanbul’da her gün, her yerde, o kadar çok etkinlik var ki insan hangisine gideceğini şaşırıyor. Gençken haftada bir etkinlik olduğu zaman sevinirdik. ‘Atatürk Devrimi tutmadı’ diyenler var. Nasıl tutmadı? En güç kabullenilen iki şey: dil ve müziktir; ikisi de benimsenmiştir. Bugün klasik müzik cazlaştırılmış haliyle -çünkü tüm dünyada böyle bir gelişme var- gençler tarafından seviliyor, dinleniyor. Klasik müzikte dünya çapında bestecilerimiz, sanatçılarımız var.


“Bugün yaşayan dil Yunus’tan gelen Türkçe… Dil Devrimine karşı olduğunu iddia edenler bile bu dili kullanıyorlar; ‘müselles’ diyen var mı? Dil Devriminin tuttuğunun farkında değiller. Günümüzde, Türkçeyi çok kötü kullananlar var, bu bakımdan dil konusunda çaba harcamak gerek. Halkımızın diline sahip çıktığı şuradan belli: altı yüzyıl boyunca Osmanlıca denen Arapça-Farsçanın egemen olduğu dil; yalnızca divan ve yazı dili olarak kalmış; halkın kullandığı dil ise bugünün öz Türkçesi… Halk dilini tutmasaydı Dil Devrimi bu kadar kısa sürede başarılı olabilir miydi? Bazıları her kelime uyduruldu sanıyorlar; eski kitaplar tarandı, Trakya’dan Doğu Anadolu’ya kadar her yere köy, kasaba gidildi; halkın kullandığı kelimeler araştırıldı. Bu çalışma başta öğretmenler olmak üzere aydınlar tarafından yürütülen, tam bir seferberlikti. ‘İvedi’ diyoruz halkın kullanımından alınmış bir söz…”


“Dünyada Kaç Yunus, Kaç Nâzım Var…”


“Felsefede terimlerin karşılığını yaratmak zorundasınız; bilim adamı yeni bir şey buldu tabii ona ismi de kendisi bulup verecek. Bilimde henüz yaratıcı çalışmalarımız az. Einstein’ın güzel bir sözü var: “Felsefe yapmayan bilim adamı uzman olur ama yaratıcı olamaz” Bilim alanında uzmanımız hem de çok sayıda var ama yaratıcımız çok az. Edebiyatta yaratıcılarımız var: dünyada kaç Yunus, kaç Nâzım var… Ne yazık ki bilimde bir Einstein’ımız bir Newton’umuz yok… Bilim diye dini anlamışız. Düşünen, tartışan, kendine güvenen bireyler yetiştiren bir eğitim çok önemli…


“Bizde kavramlar anlamı bilinmeden kullanılıyor. Laikliği din özgürlüğü sanıyorlar; tam tersine laiklik din baskısına karşı geliştirilmiş bir kavram; tarih bilmiyorlar. Laiklik her tür baskıya ve özellikle de din adına yapılan baskılara karşı mücadele içinde oluşmuştur. Dinde değişme, tartışma yok; kutsal kitap ne söylüyorsa onun dışına çıkmıyor; düşünmüyor, kendi yerine kutsal kitap düşünmüş… Bilimde ise, tartışılmaz kesin kes doğru diye bir şey yok çünkü bilim bulduğu doğrularla yetinmez, yeniden araştırır, tartışır, düzeltir, yeni doğrulara varır. Bugün Newton tartışılıyor, güzel olan da bu. Bilgiler devamlı yenileniyor, gelişiyor.


“Son yıllarda aydınlanma karşıtları Avrupa’da da ortaya çıktılar ve çok kültürlülükten söz ederek, her ulusun kendi kültürü içinde kalmasından yana düşünceler ortaya atmaya başladılar. Nitekim Avrupa’nın kendine kimlik aramaya kalkışı da bununla bağlantılı. Avrupa kendini ayırmak istiyor, kendi üstünlüğünü kimseyle paylaşmak istemiyor. Bu da kuşkusuz ekonomik sorunlarla bağlantılı… İnsan hakları konusunu kimseye bırakmayan Avrupalı, kendinden olmayanı, insan bile saymıyor.”

Felsefeye, Felsefe Eğitimine Adanmış Bir Ömür

Ülkemizde felsefenin ve Türkçenin gelişmesine önemli katkıları olan Bedia Akarsu’ya; Atatürkçü düşüncenin savunulması ve yaygınlaşması için yaptığı çalışmalar, yetiştirdiği öğrenciler, bizleri aydınlatmak amacıyla yazdığı kitaplar ve harcadığı her tür emek için teşekkür ediyoruz. Onu saygıyla anıyoruz. Ona minnettarız.


Bedia Akarsu’nun Eserleri:


Wilhelm von Humboldt’ta Dil-Kültür Bağlantısı, Max Scheler’de Kişilik Problemi, Modern Toplumda Kadın, Ahlak Öğretileri I: Mutluluk Ahlakı, Ahlak Öğretileri II: Kant’ın Ahlak Felsefesi, Atatürk Devrimleri ve Yorumları, Felsefe Terimleri Sözlüğü, Çağdaş Felsefe, Atatürk Devrimi ve Temelleri, Max Scheler’de Kişi Kavramı ve İnsan Olma Sorunu… Akarsu son on yılda yazdıklarını, 2006 yılında yayımlanan Değişen Dünya Değişen Değerler kitabında toplamış. Bu yapıtların hemen hepsinin birçok baskısı yapılmış. Son baskılar İnkılâp Kitabevi tarafından yapılıyor.

Bedia Akarsu’nun makaleleri:


Felsefe Arşivi, Felsefe Tercümeleri Dergisi, Türk Dili, Arayış, Gösteri, Çağdaş Eleştiri ve Cogito gibi dergilerde ve pek çok yazısı da Cumhuriyet gazetesinde yayımlanmış.


Bedia Akarsu’ya Verilen Ödüller:


10 Kasım 1995’te ilk kez gerçekleştirilen “İstanbul Üniversitesi Atatürk Ödülü”


1997’de de Mersin Üniversitesi tarafından “Onursal Doktora” unvanı

Feyziye Özberk

Öncü Kadın Merkez Eğitim Bürosu Üyesi, Yazar

Önceki Haber

«

Bağlantılar